depresyonsavar

bunaltılar ile boğuştuğum bir dönemdi. içimde adlandıramadığım bir takım sıkıntılar vardı. bir yılı aşkın süredir uzak mesafe ilişkisi yaşadığım sevgilimle de henüz görüşme fırsatı yakalayamamıştık. ancak buna rağmen içimde çok pis bir özlem birikmişti sevdiceğime karşı. o gece rüyamda onu görmüştüm. beraber dayımların köydeki evinin önünde oturmuş, yoldan geçen danalara "börrhhh" yapıp eğleniyorduk. o da o esnada elinde bir testi tutuyordu. aniden bağırmak istedim ama başaramadım. sanki görünmez bir çift el tarafından boğuluyordum. derken rüya sona erdi. elim ile yastığımın yanını yoklayıp telefonuma ulaştım. ekranda yazan saate bakılırsa alarmın çalmasına üç dakika vardı. gözlerimi tekrar kapadım. sövdüm. bayağı sövdüm. hızımı alamayıp ayı gibi sövdüm. sonra tekrardan gördüğüm rüyayı hatırlamak istedim. ama ana hatlar çoktan yok olmuştu. birkaç saniye içinde kaybettiğim bu mutluluğa da sövdükten sonra yataktan fırladım.

el yüz yıkama ve "yol tutmasın" diye birkaç lokma tıkınma ritüelini gerçekleştirip evden çıktım. en leş otobüs olan 7 otobüsüne binmek üzere durağa yöneldim. yolda yarimi düşünüp biraz moral bulmaya çalıştım. durağa vardım. onu düşünmeye devam ettim. hatta otobüste de öyle. güzeldi lan sevmek ve sevilmek. değersiz hayatıma bir anlam katıyordu sanki. iş yerime vardım. çalıştığım ofisin kapısının önünde beklemeye koyuldum. zira kapı, yetkili birinin parmak izi olmadan açılamıyordu ve ben onlardan biri değildim. liseden henüz mezun olduğum için iş yerinde bana "stajyer" gözüyle bakılıyordu. halbuki o süslü ve kasıntı bilgi işlem çalışanlarıyla statüde eşittik... vakit geçirmek adına katta volta atmaya başladım ama kısacık koridor hemen bitti. ben de tuvalete yöneldim.

köşede bir tır şoförü şiddetli biçimde öksürüyor, ve her öksürüşte akciğerininin küçük diline doğru yaklaşıp alçaldığı görülebiliyordu. midem dönmüştü. derhal yüzüme su çaldım. kafamı kaldırdım. aynaya baktım. her zaman söylediğim gibi "tipimi ski-" diyecektim ki bir an nefesim kesildi. bana ne olmuştu böyle? göz altlarım siyah çöp poşetlerini anımsatıyordu. yüzümün rengi her zamankinden çok daha soluktu. dudaklarım kuruyup çatlamıştı. saçlarım doğal olmayan bir şekilde dağınıktı. evet. evet. bu, depresyondu. başka hiçbir açıklaması olamazdı. depresyondaydım ben. koridordan gelen gülüşme seslerini duyunca kafamı o yöne çevirdim. ofiste beraber çalıştığım volkan abi sonunda gelmişti. direkt yanına gittim. beni anca kapıyı açarken fark etmişti ve o anlık korkuyla "amnsk-" gibi bir şeyler söyledi. yüzüme bakmadan oflayıp pufladı ve masasının başına geçti. fakat ben öyle yapmadım. öylece ayakta durmuş beni fark etmesini bekledim. çünkü bir maruzatım vardı, depresyondaydım ben. önce çantasını açıp bilgisayarını çıkarttı. sonra adaptörünü fişe taktı. monitörünü açtı. cebindeki parliament kutusunu masaya fırlattı. cüzdan ve telefonu çekmecesine atıp yerine oturdu. o bunları yaparken iki dakika geçmişti ve ben salak gibi öylece durmuş ona bakıyordum. derken bu kahredici bekleyiş sona erdi. olabilecek en umursamaz tavırla bana bakıp "ne lan dikiliyorsun orada. geçsene işinin başına." şeklinde çemkirdi. hafif utanarak "şey," dedim. hemen üstüne "ney?" dedi. "abi ya, ben depresyondayım biliyor musun" dedim. volkan abi daha babacan bir bakış eşliğinde "kardeşim, hadi geç otur şuraya. daha tamir edilecek tonla terminal var. hadi yavrum." diye ikaz etti. dinlemedim. birileri tarafından umursanmadan ve ilgi gösterilmeden şuradan şuraya oturmayacaktım. ciddiyetimi koruyarak gözlerinin içine bakmaya devam ettim. volkan abi ortadaki masaya doğru yönelip, ucu değiştirilebilir ağır tornavidayı eline aldı. bu sefer kızgındı. "depresyon senin girip çıkacağın iş değil. son defa söylüyorum, geç de şunları sök. sonra bana bir çay söyle başım çatlıyor." dedi. "abi kusura bakma da beni görmezden gelerek nereye varmaya çalışıyorsun? depresyondayım ben. kötüyüm. hem yanımda sevdiceğim bile yok. ne olur azıcık müsamaha göstersen? hayvan mıyız biz ya. insanız be insanız." diye çıkıştım. volkan abi şaşırınca kızgınlık katsayısı azaldı. ben de gaza geldim. başladım söylenmeye. hayatın monotonluğundan başlayıp aile tabusuna, oradan ahlak yasalarına ve devletin varlığına kadar verdim veriştirdim. o sustukça ben anlatıyor, anlattıkça daha da hiddetleniyordum. sözlerim bitince tekrar volkan abi'nin gözlerine baktım. alev alev yanıyordu. bu, sıçtığımın resmiydi. kafasını öne eğdi ve ağır tornavidayı sertçe birkaç defa masaya vurdu. çıkan tok sese irkildim. aniden bana doğru hareketlendi. masa ile dolap arasındaki dar kısmı geçmekte zorlandı. küfür etti. ben dayanamadım çok pis güldüm. çeneme doğru bir diz attı. sonra belime yumruk indirdi. tokatladı. kesik kesik küfürler eşliğinde bir güzel dövdü beni. pestilim çıkmıştı. sandalyemi çekip zar zor oturdum. dayaktan dolayı her yerim sızlıyordu. bu yüzden iş yapma imkanım yoktu. bütün terminaller ile volkan abi boğuşacaktı. oh olsundu kerizime. bunun sevinciyle uykuya daldım. uyandığımda çıkış saati gelmişti. volkan abi beni dürttü. apar topar kalktım. bu esnada rapor alıp bir hafta evde yatacağımı düşünerek sağa sola gülücükler saçıyordum ki yanıma yaklaştı. özür dileyecek sandım. fakat "bugün olanları herhangi birine anlatırsan, veya yarın işe gelmezsen dalağını s.kerim" dedi bana. çok korktum. ağlar gibi oldum ama ağlamadım. iş yerinden çıktım. yol boyunca hiçbir şey düşünmedim. eve varınca direkt yatağa yattım. yarım saat boyunca tavanı izledim. köşelerde rutubet vardı. hiç sevmezdim. sonra bir şeyin daha farkına vardım.

depresyonum yok olmuştu. dayak beni kendime getirmiş olmalıydı. depresif halimden eser yoktu artık. ertesi sabah işe güle oynaya gittim. dünden kalan ne varsa silip süpürdüm. vakit kaldığı için alt kattaki bilgisayar bakım/onarım departmanına indim. içerideki abiler genel müdürün internet geçmişine bakıp geyik yapıyordu. selam verdim. selamımı aldılar. orada format bekleyen bilgisayarları bir güzel formatladım. sağı solu topladım ve çıktım. haftanın geri kalan günlerinde de bu performansı sürdürdüm, hatta arttırdım. geceleri rüyamda yarimi değil de lehim aletlerini, bilgisayar kasalarını ve kırık ekranlı terminalleri görüyordum. mutluydum.

günler haftaları, haftalar ayları kovaladı ve ben ilk terfimi aldım. bu yaptıklarım müdür beyin kulağına da gitmişti çünkü. bir gün beni odasına çağırdı. bayağı muhabbet ettik. beni terfi etmek istiyordu. artık bilgi işlem sorumlusu olacaktım. büyük bir zam alacaktım. "seve seve müdür bey ehehe" dedim. kantinden söylediğimiz boktan çayları içtik. işime geri döndüm. fakat dur durak bilmiyordum. koca birimi şaha kaldırmıştım. verimlilik artmıştı. alışveriş yaptığımız şirketler memnundu. yönetici ekibin yüzü gülüyordu. geçip giden bir yıldan sonra patron beni genel müdür yaptı. inanamıyordum. nereden nereyeydi. artık uğraşacağım tek şey sıkıcı evraklardı. gerisi işini layıkıyla yapan personele salça olmak ve boş boş akıl vermekti. basitti lan. verilen prim ile kendime kalitelisinden bir konyak alıp evin yolunu tuttum. pahalı içkimin kapağını açıp ağzıma dayadım ve düşündüm. 20'lerine henüz varmış bir genç olarak pek çok şeyim vardı. statüm, saygınlığım, adım, param... ama eksik olan bir şeyler vardı. boşluğu dolmayacak bir şey... sevdiceğimdi tabii ki. canım, cicim, her şeyim, kurban olduğum, uğruna öldüğüm, onsuz yapamayacağım, kulu kölesi old- derken sözünü kestim. "yahu hayatım, sen ne diye benim adıma böyle hayaller kuruyorsun. hadi kurdun, neden ikimizi uzak memleketlerde resmediyorsun da bizi suni acılara gark ediyorsun?" diye kızar gibi sordum. karşılığında "mih mih mih" diye gülümsedi. normalde de kısık olan gözleri iyice içeri kaçmıştı. şu haliyle ne de sevimliydi. sarıldık. mutluydum. mutluyduk.