bu yazı ahlaksızlığın atası marquis de sade'a atanmıştır... saygı ve özlemle.
insan, yaşantısı boyunca pek çok yeni ortama dahil olur. istese de istemese de... az sonra belirtilecek görüşler; deneyimler, röportajlar, gözlemler, ve konuşmalar kaynak alınarak yazılmıştır. ilerleyen tarihlerde güncellenmesi, üzerine konulması, kuvvetle muhtemeldir.
oturma, kalkma, ve kapı kapatma adabı üzerine
her toplumun veya yörenin kendine has birtakım davranış örüntüleri olduğu ezelden beri bilinegelen bir gerçektir. o tarafları irdelemeye lüzum yok. fakat insanlık olarak böylesi konularda belirli bir yol katetmiş olmamız gerektiği yadsınamaz. çünkü hepimiz biliriz ki, oturduğumuz sandalyeden kalkarken kıçımızın altındaki bu mereti etrafımızda bulunan obje ve varlıklara çarpmamamız, saplamamamız, geçirmememiz gerekir. bunu yaptığımızda bahsi geçen obje ve varlıklara zarar vereceğimiz aşikârdır ve bu bilgi, neanderthal dostlarımızın bile vaktiyle bilip uyguladığı bir bilgidir. yine bir diğer husus, pek çok insan için geçerli olan, gecenin ilerleyen saatlerinde vuku bulan uyuma ihtiyacıdır. insanoğlu istisnalar haricinde geceleri uyanık kalmaz. zira bir düzeni vardır. sabah erken kalkmış, gece olana değin bir şeyler ile uğraşmış, bu sebeple enerjisini tüketmiştir. ve ertesi gün yine aynı saatlerde uyanacağı için yatağa serilmek için can atacak vaziyete gelmiştir. yine bilinen bir doğruyu dile getireceğim, insanlar uyuyacakları veya dinlenecekleri zaman içinde bulundukları ortamın sessiz olmasını ister. gecenin ortasında binanın herhangi bir yerinde son kuvvet ile çarpılan bir kapı sesi duymak onu elbette uykusundan uyandıracak, tatlı düşlere dalmasını engelleyecektir. kişi tarafından annesinin sınır tanımaz biçimlerde sikilmesine sebep olma ihtimali de doğacaktır ayrıca.
beslenme veya tıkınma üzerine
temel insani ihtiyaçlarımız üzerinden devam edelim. ve umalım ki yazımızın hedef kitlesi yetkin ve düşünebilen bireylerden birbirlerinin üzerine bok fırlatan primatlara kadar düşmesin. toparlayalım. bizler enerji ile çalışan varlıklarız. hareket etmek, konuşmak, ve düşünmek gibi eylemlerimiz için enerjiye ihtiyaç duyarız. bu enerjiyi ise çok büyük ölçüde yediğimiz besinlerden alırız. buraya kadar tartışma konusu olabilecek hiçbir şey yok. irdeleyeceğimiz şey, bu besinlerin tüketim şekilleri. medeni insanlar bu işi çatal, kaşık, bıçak gibi yemeye yardımcı olacak icatlar aracılığıyla yapar. bu kümenin dışında bulunanlar ise genel olarak el ile avuçlama yöntemini kullanır. bunlarda herhangi bir beis yoktur. çünkü içinde bulunulan topluma ayak uyduran davranışlarımız kınanmaz veya yadırganmaz. ancak bu iki durumun çaprazlandığı anlar vardır ki, ortada işlenen şey bir insanlık suçu seviyesine ulaşır. yemek yeme adabı denilen kurallar bütünü elbette ki sorgulanamaz veya değiştirilemez değildir. zaten söylemiştik, bunlar yöreden yöreye değişiklik gösterebilen durumlardır. toplum, kendisine uygun olan şekilde hareket eder nihayetinde. ancak medeni bir toplumda primal bir yeme eylemi sergilenirse elbette ki ayıplanacak, küfürlere ve lanetlere maruz kalınacaktır. bu, kaçınılmazdır. bir aslan tarafından kovalanan yavru ceylan için ölüm ne kadar kaçınılmazsa o kadar kaçınılmazdır işte. bunlara binaen, kişinin içinde bulunduğu ortamın yeme içme adabına uygun hareketler sergilemesi yapılması gereken temel olgudur. son olarak bilinmelidir ki, herhangi bir yemeğe yarım ekmeğin batırılıp ardından ağıza tıkıştırılması hiçbir yörede, hiçbir toplumda, ve hiçbir gezegende kabul görmemektedir.
konuşma ve muhabbet üzerine
empatinin gerekliliğini, uygulanışını, ve işlevselliğini tartışmaya gerek görmüyorum. zaten bu kavramı ne kadar anlatırsak anlatalım karşımızdaki kişiye pek tesir etmeyecektir. o yüzden bu konunun pratik ile çözülmesi ve düzeltilmesi gerektiğini savunuyorum. konuşma hususuna değinelim. sonuç itibariyle sosyal varlıklarız. iletişime geçmeden edemiyoruz. geçmeliyiz de zaten. toplumun işleyen bir bireyi olduğumuzu kanıtlamanın yegane yoludur bu. fakat bu demek olmuyor ki ağız boşluğumuzdan çıkarttığımız her ses konuşma sayılsın. girdiğimiz herhangi bir ortama muhabbete dahil olduğumuzda bizden beklenen şeylerin sayısı çok da fazla değildir. gözlerimizin korkması yersiz olacaktır. alt tarafı karşımızdaki insanın sözü bitene kadar bekleyecek, onu dinleyecek, vereceğimiz cevabı akıl süzgecimizden geçirecek, sesimizi bulunduğumuz ortam için en uygun seviyeye ayarlayacak, ad hominem tipi söylemlerden kaçınacak, fanatizme veya fetişizme varan bağlılıklarımızı sıçmayacak, ve karşımızdakilerin fikirlerine saygı duyacağız. sanırım biraz çok oldu. işte, toplumdaki pek çok vatandaş bu saydığım ilkelerin yoksunluğundan muzdarip. hal böyle olunca konuşmalardan ne bir verim ne de bir akıl alınabiliyor. tam anlamıyla kuru bir laf salatası, saçmalık, aptallık, pespayelik görülüyor. ama zırvalık değil. o çok başka, bambaşka.
insan, yaşantısı boyunca pek çok yeni ortama dahil olur. istese de istemese de... az sonra belirtilecek görüşler; deneyimler, röportajlar, gözlemler, ve konuşmalar kaynak alınarak yazılmıştır. ilerleyen tarihlerde güncellenmesi, üzerine konulması, kuvvetle muhtemeldir.
oturma, kalkma, ve kapı kapatma adabı üzerine
her toplumun veya yörenin kendine has birtakım davranış örüntüleri olduğu ezelden beri bilinegelen bir gerçektir. o tarafları irdelemeye lüzum yok. fakat insanlık olarak böylesi konularda belirli bir yol katetmiş olmamız gerektiği yadsınamaz. çünkü hepimiz biliriz ki, oturduğumuz sandalyeden kalkarken kıçımızın altındaki bu mereti etrafımızda bulunan obje ve varlıklara çarpmamamız, saplamamamız, geçirmememiz gerekir. bunu yaptığımızda bahsi geçen obje ve varlıklara zarar vereceğimiz aşikârdır ve bu bilgi, neanderthal dostlarımızın bile vaktiyle bilip uyguladığı bir bilgidir. yine bir diğer husus, pek çok insan için geçerli olan, gecenin ilerleyen saatlerinde vuku bulan uyuma ihtiyacıdır. insanoğlu istisnalar haricinde geceleri uyanık kalmaz. zira bir düzeni vardır. sabah erken kalkmış, gece olana değin bir şeyler ile uğraşmış, bu sebeple enerjisini tüketmiştir. ve ertesi gün yine aynı saatlerde uyanacağı için yatağa serilmek için can atacak vaziyete gelmiştir. yine bilinen bir doğruyu dile getireceğim, insanlar uyuyacakları veya dinlenecekleri zaman içinde bulundukları ortamın sessiz olmasını ister. gecenin ortasında binanın herhangi bir yerinde son kuvvet ile çarpılan bir kapı sesi duymak onu elbette uykusundan uyandıracak, tatlı düşlere dalmasını engelleyecektir. kişi tarafından annesinin sınır tanımaz biçimlerde sikilmesine sebep olma ihtimali de doğacaktır ayrıca.
beslenme veya tıkınma üzerine
temel insani ihtiyaçlarımız üzerinden devam edelim. ve umalım ki yazımızın hedef kitlesi yetkin ve düşünebilen bireylerden birbirlerinin üzerine bok fırlatan primatlara kadar düşmesin. toparlayalım. bizler enerji ile çalışan varlıklarız. hareket etmek, konuşmak, ve düşünmek gibi eylemlerimiz için enerjiye ihtiyaç duyarız. bu enerjiyi ise çok büyük ölçüde yediğimiz besinlerden alırız. buraya kadar tartışma konusu olabilecek hiçbir şey yok. irdeleyeceğimiz şey, bu besinlerin tüketim şekilleri. medeni insanlar bu işi çatal, kaşık, bıçak gibi yemeye yardımcı olacak icatlar aracılığıyla yapar. bu kümenin dışında bulunanlar ise genel olarak el ile avuçlama yöntemini kullanır. bunlarda herhangi bir beis yoktur. çünkü içinde bulunulan topluma ayak uyduran davranışlarımız kınanmaz veya yadırganmaz. ancak bu iki durumun çaprazlandığı anlar vardır ki, ortada işlenen şey bir insanlık suçu seviyesine ulaşır. yemek yeme adabı denilen kurallar bütünü elbette ki sorgulanamaz veya değiştirilemez değildir. zaten söylemiştik, bunlar yöreden yöreye değişiklik gösterebilen durumlardır. toplum, kendisine uygun olan şekilde hareket eder nihayetinde. ancak medeni bir toplumda primal bir yeme eylemi sergilenirse elbette ki ayıplanacak, küfürlere ve lanetlere maruz kalınacaktır. bu, kaçınılmazdır. bir aslan tarafından kovalanan yavru ceylan için ölüm ne kadar kaçınılmazsa o kadar kaçınılmazdır işte. bunlara binaen, kişinin içinde bulunduğu ortamın yeme içme adabına uygun hareketler sergilemesi yapılması gereken temel olgudur. son olarak bilinmelidir ki, herhangi bir yemeğe yarım ekmeğin batırılıp ardından ağıza tıkıştırılması hiçbir yörede, hiçbir toplumda, ve hiçbir gezegende kabul görmemektedir.
konuşma ve muhabbet üzerine
empatinin gerekliliğini, uygulanışını, ve işlevselliğini tartışmaya gerek görmüyorum. zaten bu kavramı ne kadar anlatırsak anlatalım karşımızdaki kişiye pek tesir etmeyecektir. o yüzden bu konunun pratik ile çözülmesi ve düzeltilmesi gerektiğini savunuyorum. konuşma hususuna değinelim. sonuç itibariyle sosyal varlıklarız. iletişime geçmeden edemiyoruz. geçmeliyiz de zaten. toplumun işleyen bir bireyi olduğumuzu kanıtlamanın yegane yoludur bu. fakat bu demek olmuyor ki ağız boşluğumuzdan çıkarttığımız her ses konuşma sayılsın. girdiğimiz herhangi bir ortama muhabbete dahil olduğumuzda bizden beklenen şeylerin sayısı çok da fazla değildir. gözlerimizin korkması yersiz olacaktır. alt tarafı karşımızdaki insanın sözü bitene kadar bekleyecek, onu dinleyecek, vereceğimiz cevabı akıl süzgecimizden geçirecek, sesimizi bulunduğumuz ortam için en uygun seviyeye ayarlayacak, ad hominem tipi söylemlerden kaçınacak, fanatizme veya fetişizme varan bağlılıklarımızı sıçmayacak, ve karşımızdakilerin fikirlerine saygı duyacağız. sanırım biraz çok oldu. işte, toplumdaki pek çok vatandaş bu saydığım ilkelerin yoksunluğundan muzdarip. hal böyle olunca konuşmalardan ne bir verim ne de bir akıl alınabiliyor. tam anlamıyla kuru bir laf salatası, saçmalık, aptallık, pespayelik görülüyor. ama zırvalık değil. o çok başka, bambaşka.